Başlıksız Belge

Londra Hatırası

9 yaşıma yeni girmiştim. Yeni bir okula başlamanın üzerimdeki baskısı ağır gelmiş, hastalanmıştım. Günlerce süren yatak istirahatinden sonra, yeniden yeni yeni tanıştığım, kendimi yabancı hissettiğim sınıfıma geri dönmüştüm. Neyseki 15 günlük tatil başlayacaktı. Yani bir süreliğine de olsa yeniden  uzak kalacaktım okuldan. O sıralarda ağabeyim Londra'da okuyordu. Annem de benim bu zor geçen hasta hallerimden çok üzgündü. Şansıma hastalığım ağırlaşmamış, bünyem bunu yenmişti. Ama kötü günler beni ve annemi yormuştu… Annem beni de aldığı gibi Londra'ya uçtuk. Hatırlıyorum ilk uçağa binişimi. Heyecan dorukta. İlk kez Avrupa'ya gidiş… Hiç unutmam annemin kafasını yemiştim.. Sürekli " Daha gelmedik mi anne? " diye sormamdan  çıldırmıştı kadıncağız. O gidişimizden sonra da babamın işi nedeniyle çok kereler sömestre tatilinde bu şehre uğradık. Ben de başka bir etkisi vardır bu puslu kentin anlayacağınız. 

 

Üniversite bitince okumak için geldim bu sefer.. Ama yakınına Cambridge'e.. Her haftasonu yabancı arkadaşlarımla beraber trenle Londra'ya gelir, Victoria Tren İstasyonu'nda inip başlardık keşfe. Sanki bir rehber gibi gezdirirdim onları. Eğlenceli olurdu. Müze müze gezerdik. Bir öğle yemeği yedik mi ayaklarımızdaki sızıyı unutuverip, tekrar başlardık şehri gezmeye. Seneler geçip iş hayatına girince de, bu sefer iş için gelmeye başladım.. Yeni yerler, yeni yollar keşfettim .. Hayatımda Londra'nın yeri hep başka oldu..Nedense hayatımın her döneminde yeniden karşılaştık ve yeniden sevdik birbirimizi. Çok eski bir arkadaşımdı benim. Sonra sevdiğim adamla, aynı şehre olan tutkumuzdan geldik.. Onunla farklı bir şehirdi burası.. Bu sefer aşk dolu..Onun Londra'sı daha da farklıydı. O, uzun zaman yaşadığı bu şehrin dehlizlerini biliyordu. Aslında buralıydı ve eve dönüşü zor olmuştu. İkimizin paylaştığı anlar kaldı sularında, Thames kenarında..

 

Şimdi yine geldim. Sokaklarında kaybolduğum, havasına şaşırdığım, seyretmeye doyamadığım bu esrarengiz şehire. Bu sefer biraz hüzün vardı. Kaybolan anıların, zamanların ve tatların getirdiği. Ama yine ben bir yolunu buldum tadını çıkarmanın. Yeni yerler, yeni insanlar, yeni sokaklar… Biliyordum bu şehir beni tedavi eder.. bulur bir yolunu alır benden hüznü..

 

Bu sefer Strand'da kaldım. Kentin eski dokusunu içime çektim. Charing Cross Tren İstasyonu'nun üstünde yenilenmiş bir Victoria dönemi otelde..Çok merkezi bir noktada. Her yere yakın. Zaten birkaç adım sonrası şehrin en hareketli noktası Covent Garden. Biraz daha ileride Trafalgar Meydanı. Şehrin en eski binalarının, mahkeme binalarının ve basımevlerinin olduğu bir bölge. Eski kentin dokusunu görmek için ideal bir yer. İlerdeki Somerset House 'u ziyaret ile başlayayım dedim. İçindeki cafe bile içeri girmek için yeterli. Kışın bahçesine kurulan buz pateni pisti akşam vakti görülmeye değer.

 

Müzelerden bahsetmeyeceğim çünkü zaten hepiniz bir tıkla bulursunuz. Cumartesi günü sabahı Notting Hill'deki Portobello 'daki bit pazarını da biliyorsunuz tabii.. Ama ya şehirdeki en güzel capuccinonun buradaki Kitchen&Pantry'de olduğunu? Peki tamam böyle bir başlangıç iyi olacak gibi.Size benim Londra'mı anlatayım..

 

Kesinlikle gitmeden programımın birinci kısmını müzeleri gezmeye ayırırım. Görülesi sergiler seçilir ve günlere ayrılır.. Sonra gitmeden en güzel tatları deneyebileceğim restaurantlara yer ayırtırım. Londra'da en sevdiğim yerler  The River Cafe, La Petit Maison, St Johns.. Bunun yanında balık yemek için Mayfair'deki Scott's. Güzel bir kahvaltı ya da 5 çayı için kesinlikle Picadilly'deki art deco mimarisi ile cezbeden, Wolseley'e uğramadan edemem. Eğer yer bulursam Jamie Oliver'ın herhangi bir mekanında Union Jacks ya da İtalian'da onun yarattığı tatlara bakmadan rahat edemem. 

 

Londra'da kahvenin mekanı kesinlikle Monmouth'dur. Adı ile aynı sokakta Covent Garden civarındadır. Bir şube de Borough Market'te var..Önündeki uzun kuyruk korkutmasın sizi. Vazgeçmek yok, bu kahve kaçmaz. Madem Borough dedik devam edelim. Cumartesi günü ziyaret edilesi yer. Ben 2 seferdir gidiyorum buraya ve çok zevk alıyorum. Peynirlerimi; özellikle comte, brie, cheddar ve pecorino'yu buradan alıyorum. Bir de şahane salamilerimi. 

Neal's Yard'da daha çok ingiliz peynirleri satılıyor. Bu nedenle bir girdim mi elimde kilolarca peynir  ile çıkıyorum. Getirebilsem hiç üşenmem taze krema bile getiririm buradan. Cumartesi günü bir de Portobello günüdür. Oraya gitmeden olmaz. Ama benim gibi önce Borough yapmayın yoksa elinizdeki peynirleri dönüp otele bırakmak zorunda kalırsınız.

 

Yeni yeni keşfettiğim bir bölge de Spitalfields Market ve civarı. Ben Whitechapel metro istasyonundan çıkıp, ilerde Brick Lane'e sapıp Hindistan ve Pakistan kokan sokaklardan geçerek buraya gitmeyi daha çok seviyorum. Yol boyunca Vintage kıyafet satan dükkanlara bakmak, küçük butiklere girip çıkmak çok zevkli..Yol üstünde Redchurch 85'de en sevdiğim dükkan Labour And Wait'e uğramak, evime enteresan objeler almak şahane! Bak şimdi heyecandan unuttum. Brick lane üzerinde eski bir bira fabrikası içindeki Rough Trade'de müzik CD'lerinin içinde kaybolmadan olur mu? Oraya uğranır ve en son nokta Spitalfields'te konur.

 

Hani alışveriş? Çok yer var çok. Harrods, Selfridges, Harvey Nichols'ı herkes bilir.. Benim zevkle ziyaret ettiğim yer ise Dover Street Market. Farklı tasarımların olduğu farklı bir mekan..Bir de unutmadan ilave edeyim. şaşıracaksınız ama Victoria & Albert Müzesi'nin içindeki butikte de çok güzel tasarımlar bulabilirsiniz. 

 

King's Road ve Fulham Road buradaki Michelin binası, Chelsea'deki Farmer's Market'e de uğramadan olmaz. South Kensington ve çevresindeki evlere uzaktan bakmak, özel bahçelerine bakıp bakıp iç geçirmek gezinin bir parçasıdır. Parklarda oturmak, otobüslerine binmek, metrosunu keşfetmek güzeldir. Bir maceradır bu şehirde olmak..İlk gözağrım.. Devamı gelecek ziyaret sonrası..

Selda Sefer